2010

Sultan Alparslan ve alperenlerini Malazgirt Ovasında, Sultan Fatih’i ve ordusunu  Bizans Surları önünde ve bu milleti Çanakkale’de yedi düvele karşı bir araya getiren ruh; “Hakkıdır Hakka Tapan Milletimin İstiklal” inancıdır. Bu inançla bağımsızlığından asla ödün vermeyen bu millet, hüküm sürdüğü coğrafyalarda farklı ırkları, dilleri, dinleri bir arada, kardeşçe yaşatabilmeyi başarmıştır. Farklı özelliklerdeki tüm bu unsurlar, tek bir vatan coğrafyasında, dillerini, inançlarını, yaşam biçimlerini değiştirmeye zorlanmadan, özgürce hayat sürmüşlerdir. Cumhura (vatandaşlarına) saygılı ve adil her devlet, daha güçlü ve uzun ömürlü olur. Nitekim insanlık tarihi bunun örnekleriyle doludur. İnsanlığa, farklılıkların bir arada nasıl yaşayabileceği konusunda örnek olmuş bir medeniyetin mirasçılarıyız.
Ülkemiz ve milletimizin istikbal ve istiklali için, türkü, kürdü, lazı, arabı, çerkezi, alevisi ve sünnisiyle hep birlikte mücadele eden ecdadımız, kendi medeniyetini ve aslını inkâr edebilecek bir neslin yetişebileceğini hayal dahi edemezlerdi…
İçimizdeki ihanet odaklarının batılılaşma tezgâhlarıyla bozulan toplumun gafletiyle yıktırılan Osmanlı’nın büyük medeniyet mirası üzerinde yeni, genç bir  devlet kuruldu.
90 yıl önce genç Türkiye Cumhuriyetini kuranlar; ittihatçıların komplolarıyla milletimizin tarihine ters politikalar uygulayarak millete tuzak kurmalarının ve bizleri bölme planlarının bugün boşa çıkarıldığını görselerdi, bunu başaran evlatlarıyla tabii ki gurur duyarlardı. Bizlere yıllarca enjekte ettikleri, tarihimize ve medeniyetimize yabancı virüslere rağmen Türkiye Cumhuriyeti’nin  maddi ve manevi sahadaki tekrar dirilişi karşısında, mutluluktan Rabbimize şükür secdelerine kapanırlardı.
Ecdadımızın kan ve gözyaşıyla yoğurduğu, tekbir, salavat ve dualarla temelini attığı bu genç Cumhuriyeti, asli unsuru olan cumhuru (vatandaşlarıyla) ile kucaklaştırarak, devletimizin içine sızmış derin güçlerin ihanetlerinden kurtarmak, hak ve adaleti hâkim kılmak için çalışmak, tabii ki bizim öncelikli vazifelerimizdendir.
Bu vazifenin ağırlığı devasa bir coğrafyayı omuzlamaktır. Bugün dar bir alana ‘hapsedilen’ vatan evlatları, ecdatlarının çok değil bundan yüz yıl önceki sınırlarının umudu olmakla kalmamış, tüm dünya mazlumlarının umudu olmuşlardır.
Tarihi sürece yaptığımız atıflara bakarak, bizim; “saltanat döneminin özlemi” içerisinde olduğumuzu zannedenlere cevabımız; bu ülkede saltanatı isteyecek tek bir akl-ı evvelin olmayacağı, olamayacağıdır. Onlar da gayet iyi bilirler ki, bizim saltanatla mücadelemizin başlangıcı Kerbela’ya uzanır. Kerbela’nın kızgın kumlarında verilen bu şanlı mücadele, İslam ümmetinin genlerine “Saltanata ve zalim idareciye başkaldırı” ruhunu işlemiştir. Aslında tam aksine bizlere bu haksız eleştirileri yapanların kendi sulta ve saltanatları için ne tür entrikalara müracaat ettikleri ayan beyan ortadadır.
Cumhuriyet adının esamesinin okunmadığı ve yıllarca sadece bir gazete adı olarak kaldığı bu ülkede, cumhurun yani halkın iradesiyle seçilmiş Meclis’in reyleriyle göreve gelen Cumhurbaşkanımızın vereceği “Cumhuriyeti Kutlama Resepsiyonu”nu ‘başörtüsü’ nedeniyle protesto edenler, acaba aynı tavrı, misafirlerini Çankaya’da çarşafıyla karşılayan ‘First Lady’ Latife Hanım’ın katılacağı Mustafa Kemal’in daveti karşısında da gösterebilirler miydi?
Daha dün ülkemizi işgale gelen İngiliz ve Fransız dillerini okullarımızda okutmayı mecbur edenler (ki bizim fikrimize göre her dil önemlidir), İstiklal savaşında bizlerle beraber omuz omuza mücadele eden kürt kardeşlerimizin dillerini öğrenmek ve öğretmek istemelerine yıllarca niçin karşı oldular? Bu ülkenin bir gerçeği olan Alevi kardeşlerimizin taleplerine yıllarca niçin kulaklarını tıkadılar? İnandığı gibi yaşamak isteyenlerin önüne yıllarca niçin engeller koydular? İnancın, kültürün, hak ve hürriyetlerin özgür olmasından yıllarca niçin bu kadar korktular?
Bu soruların tek bir cevabı var! Yasakçı zihniyet, Cumhur ve Cumhuriyet’ten korktu! Onların dışında kalan cumhur, sadece vergi verecek, talimatlara uyacak, evlatlarını askere gönderecek ama asla seçkin zümreye müdahale etmeyecekti! Yönetilen Cumhur, yöneten ise aristokrat zümre olacaktı! Üreten yöneten onlar, tüketen ve yönetilen cumhur yani halk olacaktı!  Bu insanlar kendilerini ülkenin tek sahibi zannediyorlardı.. Ama bu ülke artık değişiyor dostlarım… Egemen ve derin güçlerin hâkim olduğu bir devlet yapısından, hukukun hâkim olduğu bir devlet anlayışına geçiliyor… Şu anda yaşananlar bunun sancıları…
Cumhurun (vatandaşlarımızın) inancından, mezhebinden, meşrebinden, dilinden ve ırkından korkmayan bir Cumhuriyet idaresinde yaşamak istiyoruz. Bunları bir tehlike değil zenginlik olarak gören, her kesimin devlet imkânlarından her alanda eşit olarak yararlanabildiği bir Cumhuriyet idaresinde yaşamak istiyoruz… Kimilerinin beyaz, kimilerinin zenci olarak görülmediği, Eşitliğin, Adaletin ve Özgürlüğün Hâkim Olduğu bir Cumhuriyet idaresinde yaşamak istiyoruz.
Cumhuriyet, Hak adına, halkın özgür ve söz sahibi olduğu bir rejimin adıysa, bizim anlayışımızda bu sistemin temelleri eşsiz önderimiz HZ. Muhammed’in (s.a.v) “VEDA HUTBESİNDE” atılmıştır. O evrensel bildiri, hâlâ tüm insanlığa hak ve hürriyetler beyannamesi olarak ışık  olmaya devam etmektedir ve kıyamete kadar da devam edecektir. Bu inanç ve kararlılıkla diyoruz ki, CUMHURİYETİ HEP BİRLİKTE KURDUK, O’NU HEP BİRLİKTE KORUYACAĞIZ İNŞALLAH.
Yüzünüzden tebessüm, dilinizden dua eksilmesin.

Paylaşım Tarihi:29/10/2010

Twitter Paylaşımları

 

Bizden haberdar olmak için Tıklayınız